Archive for the 'Tarih' Category

Uyan Ey Gozlerim

Sultan III. Murad Han, Padişah II. Selim Han’ın 6 erkek çocuğundan biridir. Bundan gayrı merhum padişahın 3 tane de kız evladı vardır. Manisa sancağında vazife ifa eden Veliahd Şehzade Murad Sultan, pederinin vefatını, Sadrazam Sokullu Mehmed Paşa’nın gönderdiği haberci vasıtası ile haber almıştır. Şehzade Murad Sultan Sadrazam Sokullu Paşa’nın gönderdiği gemiyi beklemeden, boşalan tahtı almak için Mudanya iskelesinden küçük bir gemi ile yola çıkmıştır. Padişah olacağı daha bu yolculuğunda bellidir. Çünkü Sultan Murad, bu gemi yolculuğunda, içecek bir su bulamamış, elini yüzünü deniz suyu ile yıkamış ve karaya çıktığı yere çeşme yaptıracağı sözünü kendi kendine vermiştir. Hakikaten Padişah olduktan sonra kendine verdiği sözü yerine getirerek bir çeşme inşa ettirmiştir. Saraya vardığında, Sadrazam Sokullu Paşa ile ilk defa karşılaştığından ötürü, Sokullu Paşa, Sultan Murad’ı, Afife Nur Banu Sultan’ın yanına götürmüş, oğlunu gören Valide Sultan, aslanım diyerek oğluna sarılmış, bu davranışı ile hem oğlunun Padişah’lığını hem de kendi Valide Sultanlığını tescil etmiştir. Sultan III. Murad Han, 1574′ten 1595′e kadar 21 yıl Osmanlı Devleti’nin başında Padişah olarak bulunmuştur.
İşte “Uyan Ey Gözlerim” eseri, bir sabah namazını kaçıran ve hicranını dile getiren, bir devlet adamının, bir Sultanın, Sultan III. Murad Han’ın eseridir. Bu şiir çok sade bir dil ile Sultan tarafından yazılmıştır. Şiir sade ve kolay görünmesine karşın, bulunup söylenmesi ve taklidi zor olan, sehl-i mumteni bir tarzda kaleme alınmıştır. Sultan Şair, Uyan Ey Gözlerim derken, kendi nefsi ile başbaşadır.
Bu güzel şiirin bestesi ise Polonya asıllı Santuri Ali Ufku Bey’e aittir. Muhayyer Kurdi makamında olan güzel şiirin tamamı ise şöyledir;

UYAN EY GÖZLERİM

Uyan ey gözlerim gafletten uyan
Uyan uykusu çok gözlerim uyan
Azrail’in kastı canadır inan
Uyan ey gözlerim gafletten uyan
Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Seherde uyanırlar cümle kuşlar
Dillu dillerince tesbihe başlar
Tevhid eyler dağlar, taşlar, ağaçlar
Uyan ey gözlerim gafletten uyan
Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Semavatın kapuların açarlar
Müminlere rahmet suyun saçarlar
Seherde kalkana hülle biçerler
Uyan ey gözlerim gafletten uyan
Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Bu dünya fanidir sakın aldanma
Mağrur olup tac-u tahta dayanma
Yedi iklim benim deyu güvenme
Uyan ey gözlerim gafletten uyan
Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Benim, murad kulun, suçumu affet
Suçum bağışlayub günahım ref’et
Resul’un sancağı dibinde haşret
Uyan ey gözlerim gafletten uyan
Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Tatil Notları

Bir önceki blog girdimde tatilde olduğumu yazmıştım. Ben rüzgar esen, serin havayı severim. Küresel ısınma yaşadığımız şu zamanlarda gerçekten tatil yapmayı düşündüğünüz yeri belirlerken kriterleriniz arasına rüzgarı ve esintiyi de katıyorsunuz. Denizin de dalgalı olması gerekiyordu. Bu kapsamda en ideal yerin Bodrum Turgutreis olduğuna karar verdim. Turgutreis Bodrum’a 20 km. kadar uzaklıkta ve devamlı esen bir havaya sahip, denizi dalgalı, küçük ve şirin bir belde.. Turgutreis’te aramalarım sonucu herşey dahil otellerden bana en uygunu Duygulu Otel’di. Malum evli ve çocuklu olunca bütçenizi de ona göre ayarlamanız gerekiyor :) Fakat Bodrum’a gitmeden önce annemi, ailemi görmem gerekiyordu. Onlar da Mersin Susanoğu’nda tatili geçirmeyi planlıyorlardı. Madem öyle bizde Mersin’e uğrayalım bir hafta kalalım ve sonra oradan Bodrum’a geçelim diye karar verdik. Eşimle birlikte ilk defa beraber uçak yolculuğu yapacaktık. Ve aramızda da benim küçük bebeğim Kayra Can’ım olacaktı. Bu uçak yolculuğunun diğerlerinden farklı olacağını siz okurken bile anlamışsınızdır, hele de baba iseniz… Mersin’e vardığımızda daha sabahın ilk ışıkları olmasına rağmen o bunaltıcı nem ve rutubet çepeçevre bizi kuşatmıştı. Annemler orada olduğu için buna alışıktı ama ben ve eşim sadece iki gün dayanabildik :) Valizleri indirdiğimiz gibi daha fazla dayanamayıp Kayra’m ile kendimizi denize attık. Susanoğlu Kız Kalesi ile Silifke’nin arasında bir kasaba.. Ortasından anayol geçiyor ve bir taraf deniz kenarında kalıyor. Denizini pek beğendiğimi söyleyemem. Sahili de o teninizi yapışkan gibi kaplayan ıslak küçük kumlarla dolu.. Mersin’deki ilk günümüzde nerede ise kendimi sıcaktan ölecek gibi hissettim. Oraya alışmış olanlar bunu garipsiyordu. Orada daha fazla kalamayacağımızı anlayınca sonraki güne Bodrum bileti almak için gittiğim yerin aynı zamanda Rent A Car olması ve kapısında kiralık, üstü açık 4×4′ün durması beni mutlu etmişti. Hemen kiraladım ve ailecek bize en yakın yer olan Silifke’nin yolunu tuttuk. Silifke’nin sanırım en yüksek, serin ve havadar yeri Silifke Kalesi.. Silifke Kalesi’nden görebileceğiniz ve hemen dikkatinizi çekecek olan; yeşilimsi rengi ile ilçeyi çevreleyen Göksü Nehri’dir. Silifke’de aklımda kalan, yerel halkın çok iyimser ve cana yakın, sıcak insanlar olmasıdır. Silifke’nin yoğurdunu yememiş olsak ta ayranını içtik :) Dönüşte gözüme takılan yol kenarında kasalarda çeşitli meyva satan kadınlardı.. Birgün buralardan geçerseniz, birinde durup incir, şeftali ve dikenli incir (isminden emin değilim) yemenizi tavsiye ediyorum. Fakat dikkat edin, kasadakini değil dalından hemen koparılmışları rica edin.

Mersin’de ikinci günümüzde ise ismini çok duyduğum fakat bir türlü gitmek nasip olmayan Cennet Cehennem’e gitmeye karar kıldık. Hazırlıklarımızı yapıp yola koyulduk. Cennet Cehennem’e vardığımızda yorgunluğumu atabilmiştim. Yok atamamış olsam Kayra’yı da kucaklayıp indiğim Cennet çukurunun en ucunda kalıp bir daha çıkamayacağım. Saymadım ama yaklaşık 500 merdiven inerek çukurun sonlarına varabiliyorsunuz :) Yaklaşık 100 metre yerin dibine indiğinizde sizi bir kilise karşılıyor. Bu kilise 5. yüzyılda Paulus tarafından yapılmış ve Meryem Ana’ya ithaf edilmiştir. Nihayet Cennet çukurunun sonuna geldiğimizde ayaklarımızı o buz gibi taşlarla temas ettirmek için yalınayak yürümeye başladık.. Size şunu söyleyebilirim, bir gece bu çukurun dibinde kalsanız sabaha donmuş olabilirsiniz. O sıcak ve nemin üstüne, zor olsa da, Cennet çukuruna inmek gerçekten Cennet’e girmek kadar iyi geldi. Oradan çıktığımızda Cehennem’e doğru yolumuzu bulduk :) Cehennem çukurunun hemen girişindeki tabelada, “ Mitolojiye göre Zeus, alevler kusan yüz başlı ejderha Typhon’u buradaki bir kavgada yendikten sonra, onu Etna Yanardağı’nın altına sonsuza dek kapatmadan önce bir süre Cehennem çukurunda hapsetmiştir.” yazıyordu. Cehennem çukuru içbükey olduğu için sadece yukarıdan bakabiliyor, içine giremiyorsunuz. Buradan Cennet’e girmenin ne kadar zahmetli ancak cehennem’e gitmenin ne kadar kolay olduğunu anlayabilirsiniz. Cennet’e inmek için 500 merdiven iniyorken, Cehennem’e hemen atlayabilirsiniz. Sonrasında dönüş için yola koyulduk. Zaten akşam Bodrum’a gideceğimiz için fazla kalamadık. Yolda bir gözlemecide durup, güzel bir döner ve ayran sefası yaparken bizimle beraber Cennet’e inen hanımefendilerin tekerlerinin patladığını ve onların da bizim oturduğumuz yerde olduğunu gördüm. Kendilerini de alıp Susanoğlu’na doğru yola koyulduk. Yolda ben şoför koltuğunda olduğum için yolda kalmış misafirlerimizle pek muhabbet edemedim. Daha çok eşim muhabbet edebildi. Döndükten birkaç saat sonra Bodrum’a doğru yola koyulduk. Mersin maceramız bu kadardı. Bir sonraki blog girdimde Bodrum’u ve Turgutreis’i anlatacağım.

 
Powered by WordPress and Ad Infinitum